FAZIL Say size yaramaz...
Onun için “açılımı” gidip “Kiboş“a sordunuz...
*
Sanatçılar toplumlarının önderleridir...
Ülkelerinde olup bitenlere asla duyarsız kalamazlar... Kitlelerin dili, sesi, yüreği, kahkahası ve gözyaşıdır sanatçı...
Çünkü kendisini seven milyonlara karşı borcu olduğunu düşünür de, vicdanı susmasına izin vermez sanatçının...
*
Ama bu cennet vatan üzerinde bu da değişik...
Sanatçıların dalkavuk olanları yüzlerce yıl saraylarda mutlu yaşarken, insanların acılarını haykıranlar, Yunus Emre gibi köy yollarında kayboldular...
Ya da Pir Sultan Abdal gibi, saltanata methiyelik bir tek dörtlük olsun söylemedikleri için dut ağacına asıldılar...
Zaman değişti, yazgı değişmedi...
“Başın öne eğilmesin” diyen Sabahattin Ali’den... Anadolu’da bir mezar taşı özlemiyle ölen Nâzım Hikmet’e kadar...
Bizim dahi anılarımızda var; bir otel odasında yakılan arkadaşlarının arasından alınıp, itfaiye merdiveninde dövülen Aziz Nesin...
*
Fazıl Say size yaramaz...
Onun için Fazıl Say’ı iptal edip de uluslararası açılışta, yabancılara “evet”çi arabeskçileri dinlettiniz...
Dün internette Fazıl Say’ın, “Siz kazandınız, tamam ben giderim uzak bir yere...” yazısını okuduğumda...
Burnumun direği sızladı...
Dünyanın tüm ülkelerinde çalınan eserleriyle “Bu adam Türk” dedirten... Sizin beğendikleriniz ve seçtikleriniz memleketi Arabistan’la özdeşleştirirken, yeryüzünün en uzak yerlerine notalarıyla “Türkiye”yi taşıyan...
Yüreğinde çağdaş bir ülkenin özlemi olduğu için asla susmayan...
Fazıl Say...
Size yaramaz...
|
|
|
İfadeye çağrı
TÜRKİYE’yi iki buçuk yıldır sallayan “Ergenekon” suçlamalarına, o vesileyle medyaya sızdırılan belge ve bilgilere, o karmaşa içinde kurumları, kişileri hedef alan iftira kampanyalarına rağmen yine de safiyetimiz gözümüzü bağlamış. Neyse ki Birinci Ordu Komutanı Org. Hasan Iğsız’ın başına gelen gözümüzü açtı.
Biliyorsunuz Hasan Iğsız, tam da Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na tayini konusunun Yüksek Askeri Şûra’da konuşulacağı gün “İfade vermek üzere acele Savcılığa başvurun” türü bir tebligat aldı. Tabii bu tebligat, -belki de ondan önce- başta “yandaş”lar olmak üzere medyaya uçuruldu.
Bu olay kamuoyuna böyle yansımasaydı, biz hâlâ saf saf “Yüksek Askeri Şûra’da görüşülen konu yargıyı neden ilgilendirsin? Yargının işi başka, askerinki başka...” demeye devam edecektik.
Sanki bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından verildiği ileri sürülen talimat sonucu gazeteci Ufuk Akkaya ile Deniz Yıldırım’ın on aydır “tutuklu” olduğu ülkede yaşayan biz değilmişiz gibi...
Yeri gelmişken anımsatalım:
Bu iki gazetecinin tutukluluklarının “Ergenekon”la, “Balyoz”la, “Islak imza” ile, “Poyrazköy mühimmatı” ile, “Örnek Paşa anıları” ile “Bülent Arınç’a suikast tertibi” iddialarıyla, “Kozmik oda” ile, “Danıştay” cinayetiyle, “Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombalar”la veya Hrant Dink cinayeti ile ilgisi yok.
Onlar, aynen Vakit isimli basılı kâğıt parçasının ve Star, Bugün, Yeni Şafak, Zaman, Taraf gibi gazetelerin zaman zaman yaptığı gibi, ellerinde bulunan bir ses kaydını yayınladılar.
Ne var ki ötekiler Başbakan Erdoğan’ı memnun eden yayınlardı. Bunlarınki Erdoğan ile işadamı Remzi Gür arasındaki bir telefon konuşmasını kamuoyuna duyuruyordu.
Konuşmanın içeriğinde de fazla bir şey yoktu. Sadece Erdoğan’ın, Gür’den, o sırada ABD’de okuyan kızına 20-25 bin dolar kadar bir para göndermesine ilişkin bir ricada bulunduğu anlaşılıyordu.
Tutuklanmalarına bu kadarı yetti.
Ama işte biz bunu bile göz ardı edip, “Yargının işi başka, askerinki başka” havasında laflar ediyorduk.
Ama tam yeni bir göreve terfiinin Yüksek Askeri Şûra’da konuşulacağı gün önünde Zekeriya Öz imzalı bir “İfadeye gel” çağrısını bulduğu ortaya çıkınca, itiraf edelim ayıldık.
Iğsız paşa Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na ister getirilsin, ister getirilmesin. Açık söyleyelim, ne kendisini tanırız, ne asker -yahut komutan- olarak meziyetleri var mıdır, varsa nedir, biliriz. O nedenle hakkında özel bir şey söylemeye kendimizde yetki görmeyiz.
Ama nitelikleri o göreve getirilmesini gerektiren bir Komutan ise, sırf Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından “sevilmediği” veya “istenmediği” için önünün kesilmesini, en azından bunu yapanlar yönünden “ayıp” sayarız.
Hele söz konusu “ifade” çağrısı “Bakın, hakkında savcılık tarafından soruşturma açılmış biridir bu Paşa” izlenimi verilsin diye, mahsus bugün yapıldıysa, imzası olanları ayıplamayı bile yetersiz sayarız.
|
|
Sende bir terslik yok mu?
İLK ve keskin sözüm şu:
“Bir devletin kendisine saldıranlarla savaşması suç değildir. Suç olan, gerçeklere karşı kafasını kuma gömdüğü için savaşı bir kördüğüm haline getirmesidir... Ve böylece kendi gençlerinin ölümünü sürekli ve rutin bir hale sokmasıdır...”
Şimdi soruya geçebilirim:
Nasıl oluyor bunlar?
Üç denizaltı alıyoruz; 3 milyar dolar...
Ama orada kerpiçten karakol binaları delik deşik...
Ya da;
Tanker uçak, Awacs daha çok milyar dolar...
Ama orada ödeneksizlikten taşınamayan karakollar basılıyor...
Soruyorum işte...
Plastik tedbirlerle... Naylon zirvelerle... Saman alevi öfkelerle...
Dikenli tellerden yapılmış planlarla... Elektronik harp ve mekanik barışla...
“Jetlerimiz cehenneme çevirdi” manşetlerini atarak dağları bombalamakla...
25 yılda nereye geldiğimiz ortada değil mi?...
Tamam kökü dışarıdaysa ve bulduysan git... Ama gidiyormuş gibi yapma... Ne yapacaksan tam yap... Ne savaşı ne de barışı beceremeyen bir ülke olur mu?
Çekinmeden söylüyorum işte:
Bugüne kadar “poligon kafalarla” çözüm üretmeye kalkılınca ne olduğunu gördük...
“Tetik kafalı” koronun 25 yılda bizi nereye götürdüğünü biliyoruz...
Bu yüzden “yalnızca silahla” bir yere varamazsın diyorum.
Sorunlara “nişan alarak” meseleyi çözemezsin diyorum...
Yalnızca Süper Kobra’yla, geliştirilmiş Engerek’le bir şey elde edemezsin diyorum.
Termal kameralardan “canlı ölüm” yayınlamakla bir yere gidemezsin diyorum...
Matkapla çiçek dikemezsin diyorum.
Badana fırçasıyla resim yapamazsın diyorum...
Yalnızca askerin üstüne atarak çıkamazsın diyorum...
OLAĞANÜSTÜ GÖZYAŞLARI
Mesela olağanüstü hal...
Olağanüstü hal ilan ettiğimiz günden beri ne oluyor?
Düştüğümüz hale olağanüstü ağlıyoruz o kadar.
Peki bunda bir terslik yok mu?
Açılıyormuş gibi yaptıkça kepenklerimizin kapanmasında...
Sınır ötesine gidiyormuş gibi yaptıkça, gönüllerdeki sınırların çoğalmasında...
Silahlı birliği genişlettikçe, sivil birliğin daralmasında...
Şehit düşen o çocuğun bir karış toprağı olmadan toprağa gitmesinde...
Bir terslik yok mu?
Silah alım heyetleri. Milli Güvenlik Kurulu raporları. Gizli kayıtlı ve süper kobracı kafa...
Yıllardır korumalarıyla yaşayan, kırmızı halılı Ankara...
Mercedes’lerinde flamalardan geçilmeyen takım elbiseli Ankara...
Kanun hükmünde kararnamelerin, hiyerarşik krizlerin sümenaltı Ankara...
Mühim ve gizli toplantıların rutin çıkmazı Ankara...
Söyle bakalım:
Sende hiç terslik yok mu?