Bekir Coşkun

Bekir Coşkun

Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Fazıl Say’ı vurmalı

03 Eylül 2010 Cuma, 12:00:26

 

FAZIL Say size yaramaz...
Onun için “açılımı” gidip “Kiboş“a sordunuz...

*

Sanatçılar toplumlarının önderleridir...
Ülkelerinde olup bitenlere asla duyarsız kalamazlar... Kitlelerin dili, sesi, yüreği, kahkahası ve gözyaşıdır sanatçı...
Çünkü kendisini seven milyonlara karşı borcu olduğunu düşünür de, vicdanı susmasına izin vermez sanatçının...

*

Ama bu cennet vatan üzerinde bu da değişik...
Sanatçıların dalkavuk olanları yüzlerce yıl saraylarda mutlu yaşarken, insanların acılarını haykıranlar, Yunus Emre gibi köy yollarında kayboldular...
Ya da Pir Sultan Abdal gibi, saltanata methiyelik bir tek dörtlük olsun söylemedikleri için dut ağacına asıldılar...
Zaman değişti, yazgı değişmedi...
“Başın öne eğilmesin”
diyen Sabahattin Ali’den... Anadolu’da bir mezar taşı özlemiyle ölen Nâzım Hikmet’e kadar...
Bizim dahi anılarımızda var; bir otel odasında yakılan arkadaşlarının arasından alınıp, itfaiye merdiveninde dövülen Aziz Nesin...

*

Fazıl Say size yaramaz...
Onun için Fazıl Say’ı iptal edip de uluslararası açılışta, yabancılara “evet”çi arabeskçileri dinlettiniz...
Dün internette Fazıl Say’ın, “Siz kazandınız, tamam ben giderim uzak bir yere...” yazısını okuduğumda...
Burnumun direği sızladı...
Dünyanın tüm ülkelerinde çalınan eserleriyle “Bu adam Türk” dedirten... Sizin beğendikleriniz ve seçtikleriniz memleketi Arabistan’la özdeşleştirirken, yeryüzünün en uzak yerlerine notalarıyla “Türkiye”yi taşıyan...
Yüreğinde çağdaş bir ülkenin özlemi olduğu için asla susmayan...
Fazıl Say...

Size yaramaz...

 

 

Fikret Bila Yön Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Gül’ün sözünü ettiği yöntemler

18 Ağustos 2010

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Azerbaycan yolunda, “Devlet, terörü bitirmek için her yolu dener” dedi ve ekledi: “Devlet, terörle masaya oturmaz, pazarlık yapmaz ama kurumları vardır.”
Gül, aslında zaten uygulanmakta olan yöntemi hatırlatmış oldu. Türkiye Cumhuriyeti, resmi olarak Abdullah Öcalan ve PKK’yla masaya oturmadı ama, “devletin kurumları” gayri resmi olarak görüşmeler yaptılar, yapıyorlar.
Bu süreçte terörün ortadan kalktığı, bir çözüme ulaştırıldığı söylenemez. Terör devam etti. Ayrıca  siyasal alandaki yansıması da konunun bir “ayrılık” sorununa doğru evrildiğini de gösteriyor.

Öcalan muhatap mı?
Devlet teröristle, terör örgütüyle resmen masaya oturmadı. Açılım süreciyle birlikte PKK-BDP cephesinin taleplerinden biri Öcalan’ın “muhatap” alınmasıydı.
Doğal olarak, hükümet, bu süreçte Öcalan’ı muhatap almayacağını defalarca açıkladı. BDP, konuyu İmralı’yla görüşün, diyerek adres de göstermişti. Öcalan resmen muhatap alınmadı ama bu hiç muhatap alınmadığı anlamına gelmez.
Herhalde, dünyada Öcalan kadar fiilen muhatap alınmış terör örgütü lideri yoktur. Haftalık “avukat görüşmeleri”yle verdiği mesajlar yayımlanıyor. Örgütü İmralı’dan yönetmediğini kimse söyleyemez. Gündeme göre “talimatlarını” sıcağı sıcağına verebiliyor.
Referandum konusundaki son “talimatı”nın yansıtılabilmesi için devlet tekne bile kiraladığına göre, Öcalan’ın fiilen bir “muhataplık sorunu” yok gibi görünüyor.
Sanılır ki, devlet bu yolla Öcalan’ı kontrol ediyor, kullanıyor, terörle mücadelede faydalanıyor. Verilen hava böyle ama gerçekten böyle mi? Sorunun ulaştığı boyutlara ve ortaya çıkan sonuçlara bakılırsa, bu konu en azından tartışmalıdır.

Ayrılık sorunu
Geldiğimiz noktada, PKK’nın sorunu terör eşliğinde artık siyasal alanda da farklı bir aşamaya taşıdığını söyleyebiliriz. Konu, terör sorunu olmaktan, artık “ayrılık” sorununa evrilmeye başlamış durumda.
PKK çıtayı yükseltti. Bugün için gündeme taşıdığı ve ısrarla savunduğu, bayraklı ve parlamentolu “özerklik”tir. Bu özerklik içinde Kürtlerden oluşacak güvenlik gücü (asker ve polis), Kürt parlamentosu ve hükümeti, eğitim ve sağlık sistemi, yargı erki, futbol ligi gibi devlet olmanın altyapısını oluşturacak kurumlaşma talebi de mevcut.
Bu talepler bir devlet oluşumuna işaret ediyor, ancak PKK ve siyasi sözcüleri bunu şiddetle reddediyorlar. Böyle bir ikili yapının “üniter yapı içinde birlikte yaşamak istiyoruz” söylemi inandırıcı olamaz. “Silah bırakma”yı ağzına bile almayan PKK’nın, silahlı adamlarını, “özerk bölgenin asker ve polisine” dönüştürmeyi düşündüğü izlenimi doğuyor. Bunlar ayrılık sorununa evrilmenin işaretleri.

Üniter yapıda kimlik
PKK ve siyasi sözcülerinin televizyon programlarında en sık dile getirdikleri talep Kürt kimliğinin anayasal güvenceye alınması. Kendilerine yöneltilen, “ne olmak istiyorsunuz da olamıyorsunuz, doktor mu, avukat mı, vali mi, milletvekili mi, bakan mı, başbakan mı, cumhurbaşkanı mı, general mi?” sorusuna şu karşılığı veriyorlar: “Onları olabilenler Kürt kimliğini inkâr edenlerdir, Kürt kimliğiyle bunları olamazsınız!”
Şimdi bir yandan üniter yapı içinde bu sorunlar çözülür diyeceksiniz, bir yandan özerk yönetim, ayrı bayrak isteyeceksiniz, bir yandan da etnik kimliğinizde meslek ve makam talep edeceksiniz. Bu nasıl bir üniter yapı olacak?
Örneğin şöyle mi diyeceğiz; Kürt avukat, ceza hukukçusu, Türk doktor, kardiyolog; Kürt-Sünni mühendislik bürosu veya Kürt-Alevi tıp merkezi; generalliğe terfi eden Kürt Kurmay Albay, generalliğe terfi eden Türk-Sünni Hava Pilot Kurmay Albay mı diyeceğiz? Kürt Cumhurbaşkanı, Türk Başbakan, Kürt Genelkurmay Başkanı, Türk Anayasa Mahkemesi Başkanı, Çerkez Danıştay Başkanı, Pomak Ağır Ceza Başkanı mı diyeceğiz? Kürt-Sünni milletvekili veya bakan diye mi anacağız? “Kimlikle” bir şey olmak böyle mi olacak?
Ve buna birlikte yaşama arzusu adı verilir, mi diyeceğiz?
Irak’ta böyle tabelalar var? Ve hali de ortada?
Pazarlık çıtasının yükseltildiği yer böyle görünüyor.

 

 

Oktay EKŞİ

  Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

 

 

 

 


İfadeye çağrı


TÜRKİYE’yi iki buçuk yıldır sallayan “Ergenekon” suçlamalarına, o vesileyle medyaya sızdırılan belge ve bilgilere, o karmaşa içinde kurumları, kişileri hedef alan iftira kampanyalarına rağmen yine de safiyetimiz gözümüzü bağlamış. Neyse ki Birinci Ordu Komutanı Org. Hasan Iğsız’ın başına gelen gözümüzü açtı.

Biliyorsunuz Hasan Iğsız, tam da Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na tayini konusunun Yüksek Askeri Şûra’da konuşulacağı gün “İfade vermek üzere acele Savcılığa başvurun” türü bir tebligat aldı. Tabii bu tebligat, -belki de ondan önce- başta “yandaş”lar olmak üzere medyaya uçuruldu.
Bu olay kamuoyuna böyle yansımasaydı, biz hâlâ saf saf “Yüksek Askeri Şûra’da görüşülen konu yargıyı neden ilgilendirsin? Yargının işi başka, askerinki başka...” demeye devam edecektik.
Sanki bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından verildiği ileri sürülen talimat sonucu gazeteci Ufuk Akkaya ile Deniz Yıldırım’ın on aydır “tutuklu” olduğu ülkede yaşayan biz değilmişiz gibi...
Yeri gelmişken anımsatalım:
Bu iki gazetecinin tutukluluklarının “Ergenekon”la, “Balyoz”la, “Islak imza” ile, “Poyrazköy mühimmatı” ile, “Örnek Paşa anıları” ile “Bülent Arınç’a suikast tertibi” iddialarıyla, “Kozmik oda” ile, “Danıştay” cinayetiyle, “Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan bombalar”la veya Hrant Dink cinayeti ile ilgisi yok.
Onlar, aynen Vakit isimli basılı kâğıt parçasının ve Star, Bugün, Yeni Şafak, Zaman, Taraf gibi gazetelerin zaman zaman yaptığı gibi, ellerinde bulunan bir ses kaydını yayınladılar.
Ne var ki ötekiler Başbakan Erdoğan’ı memnun eden yayınlardı. Bunlarınki Erdoğan ile işadamı Remzi Gür arasındaki bir telefon konuşmasını kamuoyuna duyuruyordu.
Konuşmanın içeriğinde de fazla bir şey yoktu. Sadece Erdoğan’ın, Gür’den, o sırada ABD’de okuyan kızına 20-25 bin dolar kadar bir para göndermesine ilişkin bir ricada bulunduğu anlaşılıyordu.
Tutuklanmalarına bu kadarı yetti.
Ama işte biz bunu bile göz ardı edip, “Yargının işi başka, askerinki başka” havasında laflar ediyorduk.
Ama tam yeni bir göreve terfiinin Yüksek Askeri Şûra’da konuşulacağı gün önünde Zekeriya Öz imzalı bir “İfadeye gel” çağrısını bulduğu ortaya çıkınca, itiraf edelim ayıldık.
Iğsız paşa Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na ister getirilsin, ister getirilmesin. Açık söyleyelim, ne kendisini tanırız, ne asker -yahut komutan- olarak meziyetleri var mıdır, varsa nedir, biliriz. O nedenle hakkında özel bir şey söylemeye kendimizde yetki görmeyiz.
Ama nitelikleri o göreve getirilmesini gerektiren bir Komutan ise, sırf Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından “sevilmediği” veya “istenmediği” için önünün kesilmesini, en azından bunu yapanlar yönünden “ayıp” sayarız.
Hele söz konusu “ifade” çağrısı “Bakın, hakkında savcılık tarafından soruşturma açılmış biridir bu Paşa” izlenimi verilsin diye, mahsus bugün yapıldıysa, imzası olanları ayıplamayı bile yetersiz sayarız.

 

 

 

Fatih ÇEKİRGE

 

 

 

 

 


Sende bir terslik yok mu?


İLK ve keskin sözüm şu:

“Bir devletin kendisine saldıranlarla savaşması suç değildir. Suç olan, gerçeklere karşı kafasını kuma gömdüğü için savaşı bir kördüğüm haline getirmesidir... Ve böylece kendi gençlerinin ölümünü sürekli ve rutin bir hale sokmasıdır...”

Şimdi soruya geçebilirim:

Nasıl oluyor bunlar?

Üç denizaltı alıyoruz; 3 milyar dolar...

Ama orada kerpiçten karakol binaları delik deşik...

Ya da;

Tanker uçak, Awacs daha çok milyar dolar...

Ama orada ödeneksizlikten taşınamayan karakollar basılıyor...

Soruyorum işte...

Plastik tedbirlerle... Naylon zirvelerle... Saman alevi öfkelerle...

Dikenli tellerden yapılmış planlarla... Elektronik harp ve mekanik barışla...
“Jetlerimiz cehenneme çevirdi” manşetlerini atarak dağları bombalamakla...

25 yılda nereye geldiğimiz ortada değil mi?...
Tamam kökü dışarıdaysa ve bulduysan git... Ama gidiyormuş gibi yapma... Ne yapacaksan tam yap... Ne savaşı ne de barışı beceremeyen bir ülke olur mu?

Çekinmeden söylüyorum işte:

Bugüne kadar “poligon kafalarla” çözüm üretmeye kalkılınca ne olduğunu gördük...

“Tetik kafalı” koronun 25 yılda bizi nereye götürdüğünü biliyoruz...

Bu yüzden “yalnızca silahla” bir yere varamazsın diyorum.

Sorunlara “nişan alarak” meseleyi çözemezsin diyorum...

Yalnızca Süper Kobra’yla, geliştirilmiş Engerek’le bir şey elde edemezsin diyorum.

Termal kameralardan “canlı ölüm” yayınlamakla bir yere gidemezsin diyorum...

Matkapla çiçek dikemezsin diyorum.

Badana fırçasıyla resim yapamazsın diyorum...

Yalnızca askerin üstüne atarak çıkamazsın diyorum...

OLAĞANÜSTÜ GÖZYAŞLARI

Mesela olağanüstü hal...

Olağanüstü hal ilan ettiğimiz günden beri ne oluyor?

Düştüğümüz hale olağanüstü ağlıyoruz o kadar.

Peki bunda bir terslik yok mu?

Açılıyormuş gibi yaptıkça kepenklerimizin kapanmasında...

Sınır ötesine gidiyormuş gibi yaptıkça, gönüllerdeki sınırların çoğalmasında...

Silahlı birliği genişlettikçe, sivil birliğin daralmasında...

Şehit düşen o çocuğun bir karış toprağı olmadan toprağa gitmesinde...

Bir terslik yok mu?

Silah alım heyetleri. Milli Güvenlik Kurulu raporları. Gizli kayıtlı ve süper kobracı kafa...

Yıllardır korumalarıyla yaşayan, kırmızı halılı Ankara...

Mercedes’lerinde flamalardan geçilmeyen takım elbiseli Ankara...

Kanun hükmünde kararnamelerin, hiyerarşik krizlerin sümenaltı Ankara...

Mühim ve gizli toplantıların rutin çıkmazı Ankara...

Söyle bakalım:

Sende hiç terslik yok mu?

 

 

 
Yazar
Genel
25.06.2010
PKK ve Açılım Bilmecesi


mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün3
mod_vvisit_counterDün32
mod_vvisit_counterHaftalık1088
mod_vvisit_counterGeçen Hafta1623
mod_vvisit_counterAylık191
mod_vvisit_counterLast month7970
mod_vvisit_counterToplam14372
Anketler
Köyümüzü Nasıl Buluyorsunuz?